Home / RÖPORTAJ  / “Tasarımcıyı bir odaya kapatıp ‘hadi bize farklı bir şey yap’, demekle tasarım çıkmaz”

“Tasarımcıyı bir odaya kapatıp ‘hadi bize farklı bir şey yap’, demekle tasarım çıkmaz”

Koleksiyon danışmanlığından üretime kadar öğrencilerinin elinden tutan, kendi koleksiyonunu yaratmak isteyenlere her aşamada eğitim sunan Atölye Biz’in mutfağına girdik. Tuba Atman’dan hem kendi tasarımlarının hem de verdikleri eğitimlerin detaylarını öğrendik. Bu lezzetli eğitim sürecinin tarifi ve püf noktaları röportajımızda gizli.

Kendinizden ve aldığınız eğitimlerden bahseder misiniz?

 

Mersin Üniversitesi mezunuyum. Mersin Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisi Kürşat İnan ve Sibel Yüksel ile tanışmam hayatımı değiştirdi, diyebilirim. Ondan öncesinde Alaattin Eroğlu vardı. Ondan desen ve çizim eğitimi aldım. Sonrasında da kuyumculuk okudum. Döküm tekniklerinden atölye derslerine, modellemeden tasarıma kadar hem çizim hem üretim açısından çok iyi bir eğitim aldım. Biz atölyede işliyorduk derslerimizi; çünkü kuyumculuk üzerine bir tasarım olacaksa çok fazla kağıtla kalemle işimiz olmuyordu. Tabi ki eskizler için ön araştırmalar için çalışmalar yapıyorduk. Ama genel olarak her şeyi atölyede, tezgah başında öğrendik. Ayrıca bilgisayar destekli tasarımı da öğretmenlerimiz öğrettiler. Bunlar dışında modelaj dersi gibi güzel sanatlardan gelen sanat eğitimi dersleri de vardı. Şimdi bu düzeyde bir eğitim yok. Benim şansım çok kaliteli eğitim verilen bir dönemde bu eğitimleri alabilmiş olmam.

Kuyumculuk sektöründeki serüveniniz nasıl başladı?

 

Okul yıllarında bir galerimiz vardı. Mersin’de yaşayan Gencay Kasapçı adında bir ressam, galeride işlerimi inceleyince bana Armaggan’ı önerdi. Armaggan’da 2 yıl obje üzerine çalıştım. Sonrasında Zela’da mücevher tasarımcısı olarak çalıştım. Ama sürekli bilgisayar başında çizim yapmak yerine üretime dahil olmak istiyordum. ‘Atölyeye çıkmak istiyorum’ dedim; ama dinlemediler beni. O zaman ‘ben kendi yerimi açacağım’ dedim. Kosgeb’den destek almak için önce kendinizin girişimi oluşturmanız gerekiyordu. Ama benim gücüm yetmedi tek başıma girişimi oluşturmaya. 35 bin lira borçlanarak atölyeyi kapatmak zorunda kaldım ve Fethiye’ye ailemin yanına yerleştim. O dönem yapmadığım iş kalmadı. Mimarlık ofisinde Rhino çizimleri bile yaptım. Fethiye Kültür Sanat Derneği’nde de çalıştım. Organizasyon işleri de yaptım. Ekmeğimi bir şekilde kazanmaya çalıştım. Atölyemde yaptığım işleri, yazlık yerlere gidip butiklere satmaya çalıştım. Sonrasında İstanbul’daki Mahreç Sanat Evi’nin tasarım eğitmeni İtalya’ya gidince, tasarım dersi için beni çağırdılar. Orada dersler vermeye başladım. Sonra Çağdaş Kuyumculuk Atölyesi’ni açtık ve daha sanatsal işler yapmaya başladık. Çizim bir taraftan devam ederken, bilgisayar destekli tasarım dersleri vermeye de başladık.

 

Eğitimlerinizde tasarıma hangi açıdan yaklaşıyorsunuz?

 

İnsanların çizim yapmaktan çok koleksiyon hazırlamaya ve tasarım yapmaya ihtiyaçları var. O zaman dedim ki, ‘benim insanları birebir tanımaya ve onların içindeki cevheri çıkarmaya ihtiyacım var’. İnsanlara defter tutturdum ve duygusal özgeçmişlerini yazmalarını istedim. Mutluluk kaynaklarını, üzüntülerini, neleri sevdiklerini tek tek yazdırdım. Bunun üzerine sanata dair bilgi edinmeleri amaçlı, okuyabilecekleri kitaplar önerdim ve takının geçmişinden, sanatsallığı ve teknoloji ile ilişkisinden bahsettim kısaca. Takının tarihini teknoloji, sanat ve dönemin sosyal koşullarıyla birleştirerek anlattım. Bunun sonunda da insanlar kendi ilerlemek istedikleri temaları bulabildiler.

“Takıntılı oldukları şeyleri ortaya çıkarmaya çalışıyorum”

Bu noktada, mesleki çıkarımınızı nasıl yorumlarsınız?

 

Küçükken sincapları ve palamutları çok severdim. Bana hediye edilen iki sincabın maceralarını anlatan bir kitaptan esinlenerek palamutlar biriktirmiştim. Bu palamutları kauçuklara alıp, diğer kalan palamutları da onlara entegre ederek tasarımlar oluşturmuştum. Bu örnekte olduğu gibi insanların da takıntılı oldukları şeyleri ortaya çıkarmaya çalışıyorum ki; koleksiyonlar da bu şekilde ortaya çıkıyor. Sonra 3D eğitimler, kalıp eğitimleri şeklinde devam ederek, insanlara koleksiyon danışmanlık hizmeti vermeye başladım. Bu noktada, ‘yeni bir iş kolu mu doğuyor?’ diye düşündüm; ama kendi işlerini yapan birisi olarak anılmayı tercih ettim. Güzel işler yapar, denilsin; benim için yeter.

 

Atölye Biz nasıl oluştu, neler yapıyor?

 

Bir yandan üretim yapıp bir yandan da eğitim vermek amacıyla kuruldu. “Biz” olan kısmı ise şu: Benden ders alanların desteği olmasaydı, ben bu atölyeyi açamazdım. Ben bu atölyeyi açmasaydım, onlar da kendi girişimlerini, kendi markalarını oluşturmak için daha farklı yollar denemek zorunda kalırlardı. Bizi biz yapan ve burayı var eden öğrenciler oldu. Sonrasında hem öğrencilerimizin hem çevremizde birlikte çalıştığımız insanların da dahil olmasıyla büyümeye devam ettik ve ‘’Biz’’ olduk.

Melike Uyanık
Endüstriyel Tasarımcı/ Atölye Biz’de Tasarımcı Asistanı ve
Mücevher Çizim Teknikleri Eğitmeni

Koleksiyon danışmanlığı hizmeti verip, üretimi gerçekleştirip, son kullanıcıya ulaştıracak sistemi kuran başka bir yer yok. Biz aslında bunu yapıyoruz. Doğru dökümcüyü bulmak zor. Doğru cilayı, kaplamacıyı, mıhlayıcıyı bulmak zor. Yaşadığımız tecrübeler sonunda, her iş için doğru adresleri bulduk. Bizimle çalışacak ve devam edecek insanları bulduk. Bu sistemin içerisinde, birisi geldiği zaman fikri varsa ortaya çıkabiliyor. Mesela 2 gün önce, cam üzerine çok güzel çalışmalar yapan bir öğrencimiz geldi. Çalışmalarını çok beğendim ve üzerine tasarımlar yapmak istedim. Onun da izniyle üzerine çalıştık birlikte ve şimdi ortak bir proje çıkaracağız.

Bunun dışında bir erkek koleksiyonu çıkarıyoruz. Yine hep beraber tezgahta kesip biçerek, elde hazırlayıp, çıkarıyoruz.

 

Atölye Biz’i bir kenara bırakacak olursak… Tuba Atman ne tarz tasarımlar yapıyor, nasıl ve neleri üretiyor?

 

Daha önce ben ne görmek istiyorum, ben ne hissediyorum diye takı yapıyordum. Küçük küçük hikayeleri olan tek ürünler ortaya çıkıyordu ve bir tane olarak kalıyordu. Genelde çok büyük tasarımlar yapıyordum. Çevremdekiler de hep daha minimal işler yapmamı öğütlüyorlardı. Bazı süreçleri de çok uzatmamak lazım. Tasarımcı hemen hayata geçirmeli ki, heyecanı bitmeden koleksiyonu bitirebilsin. Bundan yola çıkarak; tasarlamayı sevdiğim tarzın dışında, ben ne takarım diye düşünerek tasarımlar yapmaya başladım. Çok beğenildi ve en çok satışı da o işlerden yaptım. Günlük hayatta daha fazla kullanılabilecek, öğrencilerin de resmi yerlerde çalışan insanların da kullanabileceği ürünler tasarlayarak devam ettim.

 

Senelerdir hep birileriyle birlikte konuşarak çalışmaya çok alıştım. Çok sakin, kendi köşesine çekilerek çalışan birisi değilim. Özellikle üretim noktasında mutlaka bir ikinci göz arıyorum.

“Tasarım dediğimiz şey bir süreç”

Tasarımcı ve işveren ekseninde yaşanan sıkıntılar nelerdir sizce?

 

Bir kere herkes karakalemci arıyor. Tasarımcıyı bir odaya kapatıp ‘hadi bize farklı bir şey yap’ demekle tasarım çıkmaz. Tasarımcı özgür olsun, parklarda bahçelerde dolaşsın, illa romantik olsun da demiyorum. Tasarım dediğimiz şey bir süreç. Mühendislik sistematiğini de içinde barındıran bir üretim. Kişinin önce bu sistemi öğrenmesi lazım. İşverenin de bu sistemi bilmesi gerekiyor. İyi paralar kazanan, ama bu işi bilmeyen biri varsa; onun bu işi yaptığını düşünmüyorum. O ticaret yapıyordur sadece.

 

Tasarımcıya gelirsek… Tasarımcı bir kere bütün aşamaları öğrenmeli. Ben buraya staja geldiğimde, dökümde Murat İşler vardı. Öğretmenim Kürşat İnan, beni Murat ağabeye emanet ederken, ‘önce mum basacak, kauçuk kesecek, dökümü bir öğrenecek’ dedi. Orası benim aydınlanma noktam oldu. Ürettiğiniz şeyin, bir seri üretiminin de yapılabilmesi gerekiyor; en azından bazı işlerde… Örneğin; tek parça için bir yaprak figürü çalışıyorsunuz. Belki onu başka bir yerde de kullanmak isteyeceksiniz. O yüzden seri üretim değil de tek tek çalışıyor da olsanız, süreçleri bilmeniz gerekiyor.

 

Tasarımcının şunları bilmesi gerekiyor: Yaptığınız şey çoğaltılabilir mi? Ya da bilgisayarda bir çizim yapıyorsunuz, kaç mikron çıkıyor? Bir gün bana su yolunun parçalarını bastırdılar. 60 mikron kalınlığındaydı diye hatırlıyorum. Fakat basıyorum, tırnak çıkık. Basıyorum, kenarı çıkık. Basıyorum, başka bir problem çıkıyor. Önce o kauçuk neymiş onu öğrenmem gerekti. Bu sistem neymiş, nasıl çıkıyormuş. Sonra da kesmeyi öğrenmek gerekiyor. Örneğin, iç bükey parçalar çalıştığın zaman, bu kauçuğa alınmaz. Bir şey neden seri üretime uygun olmaz, nerede iç bükey olabilir, nerede olamaz; öğrenmek zorundasın. Tasarımcının sonuçta çıkan şeyi de görmesi lazım. Ona bu imkanın da verilmesi lazım ki; hatalarını görsün. Çünkü tasarımcının yaptığı hataların bedelini de işveren ödüyor; hem maddi olarak hem müşteri kaybı olarak… Onu da anlamak lazım. Ama eğer işveren olarak bedel ödemek istemiyorsan, tasarımcıya da fırsat verin ki; atölyede görsün, nerede hata oluyor diye. Ondan sonra da bedelini tasarımcıya ödetmek istiyorsan, ödetebilirsin. Öyle tasarımcıya da her şey mubah değildir, çırak gibi… Bütün sistemi sonuçlarıyla birlikte görmesi lazım ki; iyi bir tasarımcı olabilsin. Bu piyasa da bu şekilde kalkınır.

“Hiçbir tasarımı diğeriyle kıyaslayamazsınız”

Tasarımcıları ilgilendiren farklı bir konuya geçiş yapmak istiyorum bu noktadan. Yarışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Benim yarışma fobim var. Hiçbir yarışmaya katılmadım. Ben yarışmalara karşıyım. Bir sergi açabilirsin… Bir değerlendirici kurul yaparsın, o sergiye katılmak için de belli başlı kriterler koyarsın; bu şekilde olabilir. Ama bu bir müsabaka değildir. Hiçbir tasarımı diğeriyle kıyaslayamazsınız. Kimse kimseden üstün değildir. Hiçbir fikir diğerinden daha kıymetli değildir. Demokratik bir dünya olmasını istiyorsak ‘Bir’ diye kimseyi göstermememiz lazım. ‘Birlik’ diyerek bir şeyleri gösterebilmek mümkün. Farklı gruplar bir araya gelirse, o zaman güzel bir şey çıkar. Her şeyi geçtim… Bir kere tasarımın dünyaya gelmesi lazım. Kağıt, kalemle bu işler olmaz.

 

Sergi konusu önemli. Benim üniversiteden mezun olacağım sene okul, sergi yapmama kararı aldı. Gemoloji, tasarım ve kuyumculuk bölümündeki arkadaşlarla birleştik. Herkes işlerini getirdi. Kendi imkanlarımızla küçücük bir yerde, kendi sergimizi açtık. Bizim için güzel bir anı olmasının yanında, ressam Gencay Kasapçı’nın beni keşfetmesine vesile oldu. Bir sergi hayatımı değiştirmiş oldu.

Tasarımcıların bir başka sıkıntısı da firmalara verilen koleksiyonlarda imzalarının yer almaması. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

Bu durum firmalara ne kaybettiriyor? Türkiye’nin gelişimini kaybettiriyor. Tasarımcı tarafından mı yapıldı, yoksa çalıntı mı olduğu tüketici tarafından bilinmediği için güven duygusunu kaybettiriyor. Bu işin bir tasarım desteğiyle yapıldığı ve arkasında güzel fikirlerin olduğu izlenimini kaybettiriyor. Tasarımcının enerjisini etkileyerek, bir dahaki koleksiyonda onun motivasyonunu da düşürüyor. Bu yanlış bir şey.

Yeni başlayan tasarımcılar için ise ‘ben yaptım, şirket bundan milyonlar kazanıyor’ diye bir şey yok. Bir kere; sen, şirket o hale gelene kadar o adamın geçirdiği evreleri geçirmedin. Sadece senin yaptığın tasarım satmıyor. Senin yaptığın tasarım üretilip, pazarlanıp, mağazalara konup, bütün çalışanlar vesilesiyle ve şirket sahibinin yatırımı neticesinde satılıyor. Bunun ayarını tutturmak lazım. Yeni başlamış tasarımcılara da bunu öneririm.

Tasarımcıların kendi aralarında bir dayanışma söz konusu mu? Ya da buna ihtiyaç var mı?

 

Tasarımcıların bir araya gelmesi zor. Ya da birlikte çalışmaları… Ancak proje bazlı olabilir. Dernek gibi bir oluşumun kurulması da çok zor. İhracatçılar Birliği var ve bütün şirketler bir şekilde dünya piyasasına satış yapıyor. Bu konuda tasarımcılara bir rakip gözüyle bakılmaması, esas ihtiyaç duyulan şey. Dünyada hangi mağazalara, hangi şirketlere satış yapılıyor, nerelerde satış yapılıyor; bunun herkese açık olması ve bilinmesi lazım. Bu şekilde bir veri tabanı, bilgi havuzu oluşturulduğu zaman ben; girip, bakıp, hangi ülkede ne tarz işler alınıyor görebilir ve ona göre tasarımlar yaparak satış yapma şansımı yaratabilirim.

“Şahıs şirketi olduğum için destek alamıyorum”

Mesleki birlik ve odalardan beklentileriniz neler?

 

Şirketleşmemiş kurumlara Maliye Bakanlığı tarafından verilen fuar destekleri var. Ben İTO’ya kayıtlıyım. Bir fuara katılmak istiyorum. Şahıs şirketi olduğum için destek alamıyorum. Halbuki devlet desteği var. Ben limited şirket olabilseydim, zaten katılabilirdim. Ben girişimciyim, şahıs şirketiyim. Asıl ihtiyacım bu… Bu sorunun çözülmesi lazım.

 

Piyasanın koşulları belli. İhracat yapamadıktan sonra belli bir yere gelme şansımız yok. Önce; satış, ihracat, fuar ve üretim destekleri gibi tasarımcıların dünyaya satış yapmasını sağlayacak sistemin olması lazım. Tasarımcı satamayınca; dünya bilmiyor. Dünya bilmeyince; Türkiye markası oluşmuyor. İnsanlar Türkiye’ye gelirken, hala ‘pazarlık yapın’, diye öğütlenerek geliyor.

Röportaj: Gonca Çipe / Enes Aydemir

Değerlendirme
YORUM YOK

Sorry, the comment form is closed at this time.