Home / Altın  / Takının Anadolu Serüveni

Takının Anadolu Serüveni

Takılar geçmişte din, tılsım, büyü, uğur gibi kavramların etkisiyle kullanılıyordu. Daha sonraları, bu anlamlara ölü hediyesi, tanrılara sunu, imtiyaz göstergesi, zenginlik ifadesi, hediye ve nihayet güzel görünmek gibi amaçlar da eklendi. Tüm bu bilgilerin ışığında; arkeolojik kazılardan çıkarılan takılara bakılarak Anadolu’da yaşayanların hangi dönemlerde hangi kültürden etkilendikleri kolayca anlaşılabiliyor.

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE…

Gerek dinsel nedenlerin, gerekse kendini beğendirme çabasının bir sonucu olarak insanın ilgisini sürekli çeken takıların ilk örnekleri taş, kemik, deniz kabukları ve fildişinden yapılırken, maden işçiliğinin başlamasıyla bunların yanı sıra tunç, gümüş, electrum ve özellikle altın takılar yoğun bir biçimde kullanılmaya başlanmış. Takılar en çok kadınlar tarafından kullanılsa da, zaman içerisinde erkekler de takıyı çok sevmişler ve onların da hayatlarının önemli bir parçası haline gelmiş. Hem dini, hem dünyevi amaçlarla kullanılan takılarda bazen her iki amaç da birbirleriyle sımsıkı bağlantılı oluyor. Önceleri din, tılsım, büyü, uğur gibi kavramların etkisiyle başlayan takı takma, dönem dönem bu anlamlarının yanı sıra, ölü hediyesi, tanrılara sunu, imtiyaz göstergesi, zenginlik ifadesi, hediye ve nihayet güzel görünmek gibi amaçları da kapsar olmuş.

Yapılan arkeolojik kazılarda bazı yerleşim birimlerinde takılar bulunmuşsa da, günümüzde halen yapılan çalışmalar sırasında karşımıza çıkıyor olmalarının nedeni, mezarlara ölü takısı ve ölü hediyesi olarak bırakılma geleneğinden kaynaklanıyor. Anadolu ölü gömme adetlerinin bir gereği olarak mezara bırakılan hediyelerin yanında takılar da son derece önemli bir yer tutuyor.

ÖNEMLİ BİR MERKEZ ALACAHÖYÜK

M.Ö. 4’üncü binin sonu ve 3’üncü binin başlarında Anadolu Tunç Çağı’na girdi. Anadolu halkı bakıra kalay ekleyerek tuncu elde etmeyi başardı. Tuncun yanında bakır, altın, gümüş gibi madenleri dövme ve dökme tekniğinde işleyerek dinsel amaçlı veya günlük ihtiyaçlara cevap veren objeler ürettiler. Kazılar sonucu mezarlarda ele geçen altın, gümüş ve tunç süs eşyaları metal işçiliğinin en yüksek seviyeye ulaştığını bize kanıtlıyor. Batı Anadolu’da bu dönemin en parlak temsilcisi Troia. Troia kentinin özellikle II. Yerleşim katında açığa çıkarılmış olan altın, gümüş, electrum gibi değerli madenlerden yapılmış süs eşyaları, bize yine o dönemin sanat düzeyi hakkında bilgiler veriyor. Bu parlak uygarlığın, bir yandan Ege dünyası diğer yandan kuzey ve İç Anadolu ile kültür ilişkisi içinde olduğu anlaşılıyor. Anadolu uygarlığının Tunç Çağı’nda eriştiği üst düzeye tanıklık eden merkezse Alacahöyük. Burada yapılan kazılarla prens mezarlarında ele geçen altın, gümüş, agat, kuvars kristali gibi malzemelerden yapılan süs eşyalarından kolye, broş, iğne, bilezik, diadem, kemer ve elbise süsü olarak kullanılan çift altın idollerin her biri eşsiz birer sanat eseri niteliğinde.

 

Tunç Çağı’nın orta ve geç evrelerinde (M.Ö. 2000-1200) Anadolu’nun doğal zenginlikleri Asurlu tacirlerin ilgisini çekmiş ve bu tacirler Anadolu’ya yapacakları ticareti daha organize bir duruma getirmek için Anadolu’ya ticaret kolonileri oluşturmuşlar ve merkez olarak da Kaniş Karum’u seçmişler. Elbette ki, Asurlu tacirlerin ilgi odağı Anadolu’daki altın, gümüş ve bakır madenleriymiş. Tacirler, Mezopotamya’dan lüks eşya, elbise ve koku getirip, değerli madenleri alıyorlarmış. Bu dönemde Önasya’nın eski sanat ürünlerini tanıyan Anadolulu sanatkarlar yeni tanıdıkları motifleri ve konuları anlayış ve zevkleri içinde işleyerek Anadolu üslubunu yaratmayı başarmışlardı. M.Ö. 900-600 yılları arasında Urartu Krallığı başkenti Van (Tuşpa) olan merkezi bir devlet yönetimine sahipti. Urartular metal ve taş süs eşyaları işçiliğinde büyük ilerlemeler gösterdiler. Granülasyon tekniğinin en güzel örneğini Altıntepe’de bulunan altın düğmelerde görürüz. M.Ö. 8. yüzyılda İç Anadolu Frig Krallığı’nın egemenliği altına girdi. Frigler başkent Gordion olmak üzere Kızılırmak havzasına yerleşmişlerdi. Frig döneminden özellikle altın küpe, bilezik, ve kolyeleri tanıyoruz. M.Ö. 8-7’nci yüzyıllara ait Frig tümülüslerinde birçok altın küpe, kolye, bilezik, yüzük ve fibula bulunmuştu.

ORİENTALİZAN SANAT ÜRÜNLERİ

M.Ö 900-600 arasındaki Anadolu’da geometrik döneme ait süs eşyaları çok az bulunur. Batı Anadolu kentleri, buralarda kurulan ticaret kolonileri aracılığıyla doğunun sanat ürünlerini tanımış ve M.Ö. 8’nci yüzyıl sonuyla 7’nci yüzyıl başlarında Orientalizan sanat sentezlerini gerçekleştirdiler. Bu dönemde doğulu motifleri kıymetli metal ve fildişi eserlerde yerel özelliklerle birlikte kullanmışlardı. Ephesos kazılarında bulunan altın elbise süsleri, hilal şeklindeki küpeler ve spirallerle Bayraklı kazısından çıkan süs eşyaları az da olsa dönem hakkında bilgi veriyor.

Arkaik ve Klasik dönemlerde takılar yalın olmalarına karşın etkileyici görünürler. O dönemde, telkari ve mineleme teknikleri son derece yaygındı. Takılarda bitkisel motifler, kolyelerde nar, meşe palamudu ve hayvan başları işleniyordu. Klasik dönemdeyse bilinen biçimlerde fazla değişim yoktu. Dikkat çeken özellik son derece yalın olmalarına karşın etkileyici görünümde olmalarıydı. Küçük süs eşyaları döküm tekniğinde, biraz daha büyük olanlarsa altın plakalardan kesilerek şekillendirilmişti.

Lydia hakimiyetine Pers kralı Kyros’un son vermesinin ardından Anadolu Perslerin egemenliği altına girdi, takılarda da Pers motifleri görülmeye başlar ve sanatta yeni doğu-batı sentezi gelişir. Zengin satrap ailelerinin kullandıkları altın sikkeler ve süs eşyaları Anadolu’nun çeşitli yerlerinde karşımıza çıkıyor.

KIYMETLİ TAŞLARIN KATKISI

M.Ö. 330 yılında Makedonya kralı Büyük İskender, kral Darius’u yendi ve Anadolu’daki Pers egemenliğine son verdi. M.Ö. 330-30 arasındaki Helenistik dönem takı sanatının en önemli dönemlerinden birini oluşturuyor. Helenistik döneme kadar sadece metalin özellikle altının kendisi kullanılarak yapılan süs eşyaları, bu devirden itibaren kıymetli taşlarla da bezenmişti. Zümrüt, yakut, agat, aquamarin, grena, karneol, sard, plasma, ametist gibi bir çok değerli taş Büyük İskender’in doğuya yaptığı seferler sonucu, Helenistik dönem süs eşyalarına yansıdı.

Daha sonra, Roma hakimiyeti altına giren Anadolu’da sanat, başlangıçta Helenistik geleneklere bağlı kaldı. Roma’nın en etkin olduğu dönemde bile sanatta bölgesel özellikler ağır bastı. Takılara inci, jasper ve camın ilavesi bu döneme rastlar. Altın ile kıymetli taş kombinasyonlarının güzel ve bol örnekleri bu dönemde görülür. Kolyelerde sikkelerin kullanımı, hayvan başlı ve bitkisel motifli bilezikler, taşlarla bezeli kolyeler yine bu dönemde ortaya çıkar. Bu dönemden zamanımıza bol miktarda küpe, kolye, yüzük, bilezik gibi takı grupları gelebilmiş. Bunun nedeni ölüyle beraber mezarlara bırakılmaları.

OSMANLININ GÖZDESİ YEŞİM

Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesiyle M.S.4’üncü yüzyıldan 15’inci yüzyıla kadar yaklaşık bin yıllık bir ömrü olan Bizans uygarlığıyla ondan sonraki İslam uygarlıkları Orta Çağ’da Anadolu’da karşımıza çıkıyor. Bizans dönemine ait takıları mozaik, ikona ve fresklerden öğreniyoruz. Mezarlara hediye koyma adeti kalktığı için bu dönemden elimizde kalan fazla takı bulunmuyor. Süs eşyalarında biçim ve üslup olarak bitkisel motiflerin keskin hatlara ulaşması ve stilizasyonun yanı sıra bu dönemde dantel gibi oyulmuş ince matkap işçiliği dikkati çekiyor.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde kadınlar kadar erkekler de mücevher kullanmaya başlıyor. Bu etkinin İran’dan geldiği sanılıyor. Bu dönemde iğneler, yüzükler, küpeler, gerdanlıklar ve bilezikler son derece gözdeydi. Osmanlı İmparatorluğu’nda özellikle yeşim başta olmak üzere diğer değerli taşlar çiçek desenli altın takılara son derece ince bir işçilikle tutturuluyordu. Günümüzde, maalesef 19’ncu yüzyıl öncesine ait çok fazla çeşit elde bulunmuyor. Takı yolculuğuna günümüzde de devam ediyor ve halen gözde olmayı sürdürüyor.

Değerlendirme
YORUM YOK

Sorry, the comment form is closed at this time.