Home / RÖPORTAJ  / Sürüme döndük, sanat diye bir kavram kalmadı

Sürüme döndük, sanat diye bir kavram kalmadı

Fuarda ‘Designer Market’ katılımcısı olarak tanıştığımız Ohannes Dingillioğlu ile tasarım ve tasarımcılar üzerine, içerisinde oldukça farkındalık bulunduran verimli bir röportaj gerçekleştirdik. 25 Ayar olarak, söylenen hangi sözün altını çizeceğimizi bilemedik; değerinden ötürü…

Öncelikle sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

 

1968 doğumluyum ve orta okuldan sonra bu mesleğe başladım. Esasen mıhlayıcıyım; fakat zaman içerisinde sadekarlığa da yöneldim. İçimdeki yaratma ruhunu ortaya çıkararak bu tarz fuarlarda farklı insanlara, farklı kitlelere ulaşmak istiyorum.

 

Ne tarz işler üzerine üretim yapıyorsunuz?

 

Sektörde devamlı kadınlara yönelik çalışıldığı için erkek ihtiyaçları konusunda bir eksik olduğunu hissettim. Ben de erkek ürünleri üretmeye yöneldim. Olumlu talepler de alıyorum. Özellikle yapmak istediğim değişik işler var. Örneğin; erkek ürünlerinde safiri, yakutu işleyip içerisine değişik objeler ekleyen ilk ustalardan birisiyim. Şu anda bile çarşıyı ya da fuarı gezdiğinizde benim yaptığım çalışmalar gibi çalışmaları az bulursunuz. Örneğin; safir taşının içini oyarak yıldız işledim. Amacım yeni bir soluk getirmek. Daha doğrusu; bir şeyler yaratabilmek. Bir şey yaratabildiğimde mutlu oluyorum.

“Sanatkarlık fakir mesleğidir”

 

Peki siz babadan, dededen mi devraldınız bu mesleği?

 

Genellikle sadekarlık ya da mıhlayıcılık mesleğine baktığınız zaman, çoğunluğu Ermeni kökenlidir. Fakat ben babadan ya da dededen devralmadım. Kulaktan dolma bilgimiz hep şudur; sanatkarlık fakir mesleğidir. Alet, edevatla sermayesiz bir meslektir sanat. Benim babam farklı meslektendi. Ama bizde okul bittikten sonra çocuklar ya sadekarlığa ya da mıhlayıcılığa giderdi. Ama şimdi her şey değişti tabi.

Takı ve mücevher sektörünü tasarım anlamında nasıl buluyorsunuz?

 

Özellikle tasarım anlamında sektörümüzü çok geride buluyorum. Herhangi bir dergiyi açtığınızda 2’nci sayfasında şunu görürsünüz: ‘’Tasarımda öncü olmamız lazım.’’ Ben buna katiyen katılmıyorum. Firma sahiplerinin bir sözü vardır: ‘’Sermaye tahammül sınırı.’’ Bir işe para bağladığınız zaman onu satmanız gerek. Bir tasarım satılmadan 3-5 ay durduğu zaman firmalar için bir değeri kalmıyor. Örneğin; şu an en çok alyans ve tek taş satılıyor. Müşteri ne görüyorsa onu talep ediyor. Esasında nihai tüketicinin kültür düzeyinin artması lazım.

Talebi doğru yönlendirmiyoruz diyebilir miyiz?

 

Kesinlikle, aynen öyle. Mesela, bir kadın tek taş almaya geliyor diyelim. Daha yüzüğü parmağına takmadan ‘ben bunu geri getirdiğimde kaça alırsınız’ diyor. Mücevherci farklı, sarraf tarzı mağazadan gelenler farklı… Sonradan para kazanmakla olmuyor bu işler. Tasarım dış ülkelerle rekabet için çok güzel; ama tüketicinin de biraz daha bilinçlenmesi lazım.

 

Nasıl daha iyi tasarımlar çıkarabiliriz sizce?

 

Atölyecilerin kendi masrafını çıkarabiliyor olması lazım ki; bir şeyler yaratabilsin. Vapura bindiğimizde ne Kız Kulesi’nin güzelliğini görebiliyoruz ne de Üsküdar’ın gün batımını… Kafalarda hep bir karmaşa var çünkü. Birbirimize bile güzel bakmıyoruz. Büyükler küçükleri nasıl sömüreyim derdinde. Herkes onu, ona nasıl kırdırayım derdinde.

 

Ben bir şey ortaya koymuşum; takdir edilmeyi ve değerimi bulmayı bekliyorum, adam bana ‘gramı kaç para’ diye soruyor…

Siz markalaşma anlamında bir faaliyette bulunuyor musunuz?

 

Kendimizi kendimiz pazarlıyoruz ya da bir toptancıyla anlaşıyoruz. Bu tip sanatla uğraşan insanların satış yönünden çok eksiği oluyor. Çünkü bütün yoğunluğunu yaratmaya, üretmeye veriyor. En büyük dezavantajlarımızdan birisi; emek verdiğimiz şeyi hemen paraya çeviremiyoruz. Fiyat kırsalar; emeğime yazık, diyoruz. Ama ürünü 2 liraya alıyor olsam, 2.25’e satarım. Çünkü uğraşmamışım. Ama şimdi ben bir taşı oymuşum, içindeki altını ayarlamışım, 1 hafta 10 gün uğraşmışım. O yüzden de sat gitsin diyemiyorum!

Sizce sektör, tasarımcıları nerede konumlandırıyor?

 

Sanat yapanların hepsi küçük, 1 metre kare yerlerde iken ticaret yapanların devasa yerleri var. Belki de bizim orada, onların da burada olması gerek… Sanat anlamında söylüyorum, ticaret değil. En önce bizim gösterilmemiz; ‘bu firmaların tasarımlarını bu arkadaşlar yapıyor’ denmesi gerekirken bizi burada deponun, çöp toplama alanının yanına koyuyorlar. Bizi fanus içerisinde önde tutmaları gerek. Yoksa kuyumculuk Türkiye’de çok ilerliyor. İtalya ile yarışır düzeyde; ama kalifiye insan sayısı az. Fabrikaya gidiyorsun; adam, ‘ben yancıyım, kaynak yapamam’ diyor. Öbürü; ‘ben lazerciyim, sadece kaynak koyarım, başka bir şey yapamam’ diyor. Oysa biz burada, sıfırdan bir yüzüğü bu hale kendimiz getiriyoruz.

Emeğinizin karşılığını bularak piyasa içerisinde yer alabiliyor musunuz?

 

Mesela; Basel fuarına katılıyoruz, Bulgari oraya 20 senelik yüzükle katılıyor. Ama bizde hemen tüketim isteniyor. Hemen yenisini yapalım. Ama ben, emek verdiğim şeyin ekmeğini yemedim ki daha… İtalya’da bir yere gidiyorsunuz; ufacık bir yerde adam, tek başına üretim yapıyor. Bizim gibi yanında 20-30 kişiyle çalışmıyor. Biz eskiden 2 tane yüzükle haftayı kurtarırdık. Şimdi günde 2-3 derece mal döküm ediliyor. Sürüme döndük, sanat diye bir kavram kalmadı.

“Önlerde yer alan firmaların temeli burası”

 

Peki geleceği nasıl görüyorsunuz?

 

Ben gelecekten de umutlu değilim. Markaların katalog yazılarına bakarsanız umutla bakmamızı söylerler. Çünkü duyulması gereken bu; ama yapılması gereken o değil. Tasarıma, genç insanlara önem vermeliyiz, diyor herkes. Ama ne o tasarımcıya gereken parayı verirler ne de gereken özeni gösterirler.

 

Bu kadar umutsuz konuşuyorum; ama biz mesleğimize aşığız. Aşık olmasak bu ürünleri çıkaramayız.

Son olarak; fuarla ilgili görüş almak adına soruyorum: Designer Market ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

 

Bence çok faydalı. Kimisi yerini şikayet ediyor kimisi oturma düzenini şikayet ediyor. Ama neticede kendini pazarlamak ve yeni insanlarla buluşmak adına çok olumlu. Biz çarşıda 3 dükkan yanımızla teması kestik. Burada insanlar birbiriyle kaynaşabiliyor. Ama işler o kadar geriledi ki; herkesin gözü başkasının ekmeğinde olabiliyor. Yani avantajları olduğu kadar dezavantajları da var.

 

Firma ya da sermaye sahipleri gelip burada bizimle muhatap olmuyor. Anca, bizim gibi sanatı seven birkaç kişi gelip bizi görüyor. Bu konuda fuar organizasyonuna düşen görevler de var, Örneğin, Designer Market girişe konsa insanlar daha çok uğrayabilir. Şu anda fuarın en atıl yerindeyiz. Daha canlı bir yere konmalı. Çünkü önlerde yer alan firmaların temeli burası.

Röportaj: Gonca Çipe
Fotoğraf: Enes Aydemir

Değerlendirme
YORUM YOK